1. Giriş
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (bundan böyle “Mahkeme” olarak
anılacaktır) önünde görülen Hasan ve Eylem Zengin-Türkiye davasının
sonuçlanmasıyla (Başvuru no. 1448/04) beraber zorunlu din dersi eğitimi
tartışmaları yeni bir boyut kazanmıştır. Bu çalışmada, karar ve karara
temel olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (bundan böyle “Sözleşme”
olarak anılacaktır) 1 Numaralı Protokolü'nün “Eğitim hakkı” başlıklı 2.
maddesinin hukuki boyutu ele alınacaktır.
Sözleşme'nin yukarıda bahsedilen maddesi şöyledir:
“Madde 2
Eğitim Hakkı
Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve
öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve
babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre
yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir.”
Bu maddenin ihlaline dayanan şikayetler daha önce Mahkeme'nin önüne
gelmiş, bu konuda temel prensipler Mahkeme tarafından konulmuş idi.
Örneğin, Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen - Danimarka davası, “Belçika
Eğitim Dili”- Belçika davası, Campbell ve Cosans - Birleşik Krallık
davası, Eriksson - İsveç davası gibi davalarda, Mahkeme tarafından
eğitim hakkına ilişkin madde ayrıntılı olarak yorumlanmış, esaslı
ilkeler oluşturulmuş, tekrarlanmıştı. Ancak, söz konusu davalarda,
eğitimde kullanılan dil, eğitimde şiddet uygulanması, küçüğün kamu
idaresi altına alınması gibi sorunlar ele alınmıştı. Sözleşme’nin
düşünce, din ve vicdan hürriyetine dair 9. maddesi temelindeki Türkiye
ile ilgili davalar Mahkeme önünde görülmüş ve Sözleşme’nin 9. maddesi
ile 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi ilişkiliyse de, bu maddelerin
birbirinden farklı özellikler ve farklı kriterler taşıdıkları göz
önünde bulundurulmalıdır.
Hasan ve Eylem Zengin-Türkiye davasında başvurucular Sözleşme’nin hem
9. maddesinin hem de 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiğini
öne sürmüşlerdir. Ancak, Mahkeme davayı 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi
temelinde ele almış, bu maddenin ihlal edildiğine karar vermiş, böylece
artık sorunun 9. madde kapsamında bir değerlendirmeye tabi tutulmasına
gerek olmadığına karar vermiştir.
1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinde düzenlenen eğitim hakkına ilişkin
olarak Mahkeme önüne gelen davalar farklı sebeplere dayansa da, aşağıda
görüleceği üzere, Mahkeme'nin bu maddeye ilişkin içtihatlarında koyduğu
tanımlar ve temel ilkeler değişmemiştir. Mahkeme, Hasan ve Eylem Zengin
– Türkiye davasında da, yukarıda bahsedilen farklı davalardaki
içtihatlarına atıfta bulunmuş ve ilkelerini tekrarlamıştır.
2. Olaylar
a. Başvurucunun dini inancını tanımı
1960 doğumlu Hasan Zengin ve 1988 doğumlu kızı Eylem Zengin İstanbul'da
yaşamaktadır. Kızı 7. sınıfta okurken, Hasan Zengin kendisi ve kızının
adına Mahkeme'ye başvuruda bulunur. Başvurucu, ailesinin Alevilik
inancına sahip olduğunu savunur. Başvurucuya göre Alevilik orta Asya
kökenlidir fakat Türkiye'de geniş biçimde yaygındır. İki önemli sufinin
öğretisi bu inancın ortaya çıkışını etkilemiştir: Hoca Ahmet Yesevi
(12. yy.) ve Hacı Bektaşi Veli (14. yy). Bu inanç sistemi Türk
toplumunda ve tarihinde derin köklere sahiptir, genel olarak İslami bir
mezhep olarak göz önünde bulundurulmaktadır, özellikle Sufizm ve İslam
öncesi inançlardan etkilenmiştir.
Başvurucuya göre, Alevilik, diğer kültürlerden, dinlerden ve
felsefelerden etkilenmiş bir inanç veya felsefedir. Türkiye'de,
İslam'ın Hanefi mezhebinden sonra gelen en geniş inançtır. Alevilik
İslami inanç içinde tabiat ile yakın ilişkiyi, hoşgörüyü, tevazuyu ve
komşuyu sevmeyi savunmaktadır. Aleviler şeriatı ve sünneti
reddetmektedirler ve din özgürlüğünü, insan haklarını, kadın haklarını,
hümanizmi, demokrasiyi, akılcılığı, çağdaşlığı, evrenselciliği,
hoşgörüyü ve laikliği savunmaktadırlar. Aleviler Sünniler gibi ibadet
etmezler (beş vakit namaz kılmazlar), ancak ibadetlerini dini şarkılar
ve danslarla (semah) ifade ederler; dini ibadetler için camiye
gitmezler ancak düzenli olarak cemevlerinde buluşurlar. Bunun gibi
Aleviler Mekke'ye Hac'ca gitmeyi dini bir yükümlülük olarak görmezler.
Onların inancına göre Allah her bir insanın içinde vardır. Aleviliğe
göre, Allah Adem'i kendi suretinde yaratmıştır ve bu dünyadaki bütün
tezahürleri insana bürünmüştür. Allah ne gökte ne de cennettedir, fakat
insan kalbinin merkezindedir.
b. Başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmesi
Hasan Zengin 23 Şubat 2001'de İstanbul Valiliği Milli Eğitim
Müdürlüğü'ne bir başvuru yaparak, kızının din kültürü ve ahlak
derslerinden muaf tutulmasını ister. Ailesinin Alevilik inancını
benimsediğini, uluslararası anlaşmalar gereği, örneğin İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi gereği ailelerin çocuklarının eğitim tarzını seçme
hürriyeti olduğunu ifade eder. Ek olarak, din kültürü ve ahlak dersinin
zorunlu olmasının laiklik ilkesiyle uyumlu olmadığını belirtir.
2 Nisan 2001'de, idare tarafından verilen cevapta Anayasa'nın 24.
maddesi gereği din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetimi ve
denetimi altında yapılacağı, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve
orta öğretim kurumlarında zorunlu olduğu, bunun dışındaki din eğitim ve
öğretiminin ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni
temsilcisinin talebine bağlı olduğunu belirtilir. Yine aynı cevapta,
“Türk millî eğitiminde lâiklik esastır. Din kültürü ve ahlâk öğrenimi
ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu
dersler arasında yer alır” şeklindeki 1739 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu'nun 12. maddesi belirtilerek, başvurucunun talebi reddedilir.
Bu red kararı üzerine, başvurucu İstanbul İdare Mahkemesi'nde idare
aleyhine dava açar. Bu davada zorunlu din kültürü ve ahlak derslerinin
esas olarak Hanefi İslam kurallarına dayandığını ve kendi inanç
sistemine ilişkin eğitim verilmediğini belirtir. Ayrıca derslerin
zorunlu olmasına da karşı çıkar.
İdare Mahkemesi 28 Aralık 2001 tarihli kararında Anayasa'nın 24.
Maddesi ve Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 12. maddesi gereği davayı
reddeder. Başvurucu bu kararı temyiz eder. Danıştay ilk derece
mahkemesinin kararını onaylar.
Böylece iç hukuk yollarını tüketen başvurucu, Mahkeme’ye Türkiye aleyhine bir başvuruda bulunur.
3. Türkiye'de ilgili mevzuat ve uygulama
Mahkeme, bu başvuruda Türkiye'deki mevzuat ve uygulamayı incelemiştir.
Kararda, öncelikle Anayasa'nın 24. maddesi ve 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 12. maddesi zikredilmektedir.
Mahkeme, Eğitim Yüksek Konseyi'nin 9 Temmuz 1990 tarihli 1 numaralı
kararını ele almıştır. Bu karara göre Türk uyruğunu taşıyan Hristiyan
veya Yahudi dinlerine mensup ilk ve orta öğretim öğrencileri, bu
dinlere mensup olduklarını teyit etmek kaydıyla din kültürü ve ahlak
derslerine girmekle yükümlü olmayacaklardır.
Duruşma sırasında Türk hükümeti bu muafiyet prosedürünün diğer dinlere
veya ateizm gibi felsefi anlayışlara genişletebileceğini ifade etmiş ne
var ki özgül örnekler sunamamıştır.
Mahkeme, Türkiye'de 1997'den bu yana 6 – 14 yaş arası çocukların
zorunlu eğitiminin (önceden 5 yıl iken) 8 yıl sürdüğünü göz önünde
tutmuştur.
19 Eylül 2000 tarihli 373 sayılı kararla Milli Eğitim Bakanlığı din
kültürü ve ahlak derslerinin 4, 5, 6, 7 ve 8. sınıflarda okutulmasını
kabul etmiştir. Bu karar ve karara ilişkin prensipler Mahkeme
tarafından göz önünde tutulmuştur.
Başvurucu Mahkeme'ye söz konusu sınıflarda okutulan beş adet kitap
sunmuştur. Bu kitaplar okullarda kullanılmaktadır ve Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. Mahkeme bu kitapları incelemiştir.
Hükümet tarafından Mahkeme'ye 9. sınıf ders kitabı sunulmuş, bu kitap da incelenmiştir.
4. Uluslararası metinler ve karşılaştırmalı hukuk
Mahkeme, bu başvuruyla ilgili olarak Uluslararası Medeni ve Siyasi
Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesini, Avrupa Konseyi Parlamenter
Meclisi’nin 1396 (1999) ve 1720 (2005) sayılı tavsiyelerini, Irkçılık
ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu tavsiyelerini incelemiştir.
Bunun yanı sıra Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin dini eğitim karşısındaki
tutumları da Mahkeme tarafından göz önünde tutulmuştur. Buna göre
Konsey’in 46 üyesinden 43’ü devlet okullarında din eğitimi vermektedir.
Yalnızca Arnavutluk, Fransa ve eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti bu
kuralın dışında kalmaktadır.
46 üye ülkenin 25’inde (ki Türkiye’de bu gruptadır) din eğitimi
zorunludur. Ne var ki bu eğitimin kapsama alanı ülkeden ülkeye
değişmektedir. Beş ülkede; Finlandiya, Yunanistan, Norveç, İsveç ve
Türkiye’de din derslerine katılmak yükümlülüğü mutlaktır. On ülkede;
belirli şartlar altında muafiyete devlet izin vermiştir ki bunlar
Avusturya, Kıbrıs, Danimarka, İrlanda, İzlanda, Lihtenştayn, Malta,
Monako, San Marino ve Birleşik Krallık’tır. Bu ülkelerin çoğunluğunda
dini eğitim mezhepsel temeldedir. Diğer on ülke, zorunlu din dersi
yerine ikame bir ders seçme fırsatı tanımaktadır ki bunlar; Almanya,
Belçika, Bosna ve Hersek, Litvanya, Lüksemburg, Hollanda, Sırbistan,
Slovakya ve İsviçre’dir.
21 ülkede ise öğrenciler din eğitim derslerine girmek zorunda
değildirler. Dini eğitim okul sistemi içerisinde verilmektedir fakat
öğrenciler ancak talep ederlerse din dersleri almaktadırlar. Bu grup
içerisindeki ülkeler Andorra, Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan,
Hırvatistan, İspanya, Estonya, Gürcistan, Macaristan, İtalya, Latviya,
Moldova, Polonya, Portekiz, Çekoslovakya Cumhuriyeti, Romanya, Rusya ve
Ukrayna’dır. Nihayet üçüncü grup bir dizi ülkede öğrenciler din dersine
veya ikame bir derse girmekle yükümlüdürler, ancak daima laik bir derse
katılma seçenekleri vardır.
Tüm bu sistemleri göz önünde bulunduran Mahkeme’nin değerlendirmesi
şöyledir: Bu itibarla genel olarak bakıldığında Avrupa’daki dini
eğitime bakış göstermektedir ki, farklı öğretim sistemlerine rağmen,
hemen hemen tüm üye ülkeler öğrencilerin din eğitim derslerinden hariç
tutulmalarını sağlayıcı en azından bir güzergah önermektedirler
(muafiyet mekanizması veya ikameli bir ders seçmek suretiyle, veya
öğrencilere din derslerine katılıp katılmama seçeneği tanımak
suretiyle).
5. Tarafların iddia ve savunmaları
Başvurucu din kültürü ve ahlak derslerinin objektif, eleştirel ve
çoğulcu bir tarzda yürütülmediğini, böylece 1 No.lu Protokol’ün 2.
maddesinin Mahkemece yapılan yorumundaki kriterlere uyulmadığını ileri
sürmüştür. Müfredat tamamen dini bir perspektif içermekte ve İslam’ın
Sünni yorumunu benimsemektedir. Ders kitapları Sünni İslam’ın
geleneksel törenlerini içermektedir. 7. sınıf ders kitabında Yahudilik,
Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm gibi belirli dinler yukarıda
bahsedilen yorum ışığında on beş sayfada anlatılırken 6. sınıf ders
kitabında ise sadece İslam’ın günlük çeşitli dualarına on dokuz sayfa
ayrılmıştır.
Din kültürü ve ahlak derslerinde müfredat ve eğitimin içeriğinde
başvurucunun inancı yok sayılmakta ve İslam dini Sünni bir perspektifle
sunulmaktadır.
Başvurucuya göre, laiklikle yönetilen bir devlette dini eğitime bu
kadar geniş bir alan tanınmamalıdır. Devlet, devlet okullarında eğitim
gören öğrencilere dini eğitim vermemelidir. Devletin tarafsız ve yansız
olma görevi dini inançları meşrulaştırmakla bağdaşmaz.
Hükümet eğitimin, din ve ahlak öğretiminin devlet gözetiminde
yapıldığını, bunların kötüye kullanılmasının böylece önlendiğini
savunmuştur. Hükümet, müfredatın dini otoriteler tarafından değil Milli
Eğitim Bakanlığı tarafından oluşturulduğunu vurgulayarak, Anayasa’nın
24. ve Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. maddesine göre laiklik
prensibine uygun olduğunu belirtmiştir. Din kültürü ve ahlak
derslerinde belli bir doktrine özgü eğitim ve belli bir dine özgü
ibadetler öğretilmemekte, çeşitli dinlere dair genel bilgi
verilmektedir. Dersler objektif, çoğulcu ve tarafsız bir şekilde
verildiğinden Müslüman inanca sahip olanların Sözleşme’ye aykırılık
iddiasında bulunması temelsizdir. Hükümet, Alevi inancına dair
bilgilerin 9. sınıfta verildiğini de belirtmiştir. Din derslerinin
zorunlu olmasının sebebi çocukları fanatikliği artıracak olan mitlerden
ve hatalı bilgilerden korumaktır. Ayrıca Lozan Anlaşması uyarınca ve
Eğitim Yüksek Konseyi’nin 1 numaralı kararı uyarınca Yahudi ve
Hristiyan çocuklar bu derslerden muaftır.
Hükümet, verilen eğitimin, laiklik prensibine sıkı sıkıya bağlı
gözlemci olan idare mahkemelerinin denetimine tabi olduğunu, buna ek
olarak ilk öğretim okul derslerini anlatan öğretmenlerin
üniversitelerde eğitildiğini ve din kültürü ve ahlak disiplini
diplomalarına sahip olduklarını, orta öğretim öğretmenlerinin ise
ilahiyat fakülteleri mezunlarından oluştuğunu savunmuştur.
Hükümet Mahkeme’nin içtihatlarına göre müfredatı hazırlama yetkisinin
devletin erki dahilinde olduğunu, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin
ailelere devletin bu yetkisine itiraz etme hakkı vermediğini, eğer aksi
olursa kurumsallaşmış bir eğitimi yerine getirmenin imkansız olacağını
ifade etmiştir.
6. Mahkeme’nin yaklaşımı
a. Genel prensipler
Yukarıda bahsedildiği gibi, Mahkeme, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesine
dair genel yaklaşımını Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen – Danimarka (7
Aralık 1976, Seri A, no. 23, sayfa 24-28, 50-54 paragraflar), Cambell
ve Cosans – Birleşik Krallık (25 Şubat 1982, Seri A, no. 48, sayfa
16-18, 36-37 paragraflar), Valsamis – Yunanistan (18 Aralık 1996,
Yargılama ve Karar Raporu 1996-IV, sayfa 2323-2324, 25-28 paragraflar),
ve son olarak Folgero ve Diğerleri – Norveç (Büyük Daire, no. 15472/02,
84 paragraf, 29 Temmuz 2007) davalarında ortaya koymuştur. Buna göre, 1
No.lu Protokol’ün 2. maddesinin her bir cümlesi sadece bir diğerinin
ışığında değil, Sözleşme’nin 8., 9. ve 10. maddeleri ile birlikte
okunmalıdır (Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen davası, paragraf 52)
Mahkemeye göre, ana ve babanın dini ve felsefi inançlarına saygı bu
temel hakla kaynaşıktır, devlet eğitimi ile özel eğitim arasında,
birinci cümle ile ikinci cümle arasında ayrıştırma yapılamaz. 2.
maddenin ikinci cümlesinin amacı eğitimde çoğulculuğun imkan dahilinde
olmasını himaye altına almayı hedeflemektedir ki, bu imkan Sözleşme
tarafından tanımlanan “demokratik toplum”un korunması için temeldir.
Modern devlet erki bakımından, her şeyden önce tüm devlet eğitiminde bu
hedef gerçekleştirilmek zorundadır (Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen
davası, paragraf 50).
1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi dini eğitim ve diğer dersler arasında
ayrım yapılmasına izin vermemektedir. Madde, devlete, baştan sona tüm
devlet eğitim programında ana babanın dini ve felsefi inançlarına
saygıyı emretmektedir (Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen davası,
paragraf 51). Bu görev uygulanırken geniş yorumlanmalı sadece eğitimin
muhteva ve usulünde değil fakat devlet tarafından yerine getirilen tüm
fonksiyonlarda göz önünde bulundurulmalıdır. Maddedeki “saygı” fiili
“tanıma” veya “nazarı itibara alma” terimlerinden daha fazlasını ifade
etmektedir. Bu fiil devletin negatif esaslı yükümlülüklerinin yanı sıra
pozitif yükümlülüklerini de içermektedir. “İnançlar” kelimesi tek
başına ele alındığında “fikirler” ve “görüşler” kelimeleriyle eş
anlamlı değildir. Belli bir ikna edicilik, ciddiyet, tutarlılık ve
ehemmiyet düzeyine ulaşmışlığı anlatmaktadır (Valsamis – Yunanistan
davası, 25-27 paragraf, Cambell ve Cosans – Birleşik Krallık davası,
36-37 paragraf).
Ana ve baba çocukların eğitim ve öğretiminden birinci derecede
sorumludurlar ve bu onların doğal görevleridir, bu nedenle ana baba
devletten dini ve felsefi inançlarına saygı duyulmasını isteyebilir.
Onların hakkı, böylece eğitim hakkının tatbiki ve tasarrufu ile yakın
bağlantılı olarak bir sorumluluğa tekabül etmektedir.
Bununla birlikte, Mahkeme, müfredatın prensiplerini düzenleme ve
planlama ehliyetinin sözleşmeci devletlere ait olduğunu açıkça tekrar
etmiştir. 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi, devletin okullarda, doğrudan
veya dolaylı olarak dini veya felsefi tarzda objektif bilgilendirme
yapmasını ve eğitimi yaymasını engellememektedir. Bu madde, ana babaya
okul müfredatı içerisinde verilen böylesi bir eğitim ve öğretime
katılmaya itiraz etme izni de vermemektedir ki aksi halde tüm
kurumsallaşmış eğitim uygulanamama riski altına girecektir. (Kjeldsen,
Busk Madsen ve Pedersen davası, paragraf 53).x
Mahkemeye göre, gerçekten de, okullarda öğretilen birçok dersin felsefi
tarz ve içeriğe az veya çok sahip olmadığını söylemek çok zordur. Aynı
şekilde dinlerin kendi yapısında felsefi, kozmolojik ve ahlaki tabiat
konusundaki her soruna cevaplar bulmak da mümkündür.
Öte yandan 2. madde, devlete eğitim ve öğretimde müfredat dahilinde
verdiği bilgi ve öğretide objektif, eleştirel ve çoğulcu olma ve
böylece öğrencileri dine saygıyla eleştirel düşünce tarzını geliştirici
bir şekilde eğitme yükümlülüğünü yüklemektedir. Bu eğitim sakin ve
başkasını kendi dinine çevirme anlayışından bağımsız olmalıdır (Şefika
Köse ve Diğerleri – Türkiye davası, no. 26625, 24 Ocak 1996). Devletin
ana babanın dini ve felsefi inançlarına saygıyı bertaraf edecek
telkinleri hedeflemesi yasaklanmıştır. Aşılmaması gereken sınır budur
(Kjeldsen, Busk Madsen ve Pedersen davası, paragraf 53).
Mahkeme çoğulcu demokratik bir toplum içinde, devletin dini inançları
meşrulaştırma tarzında hareket etmesinin, devletin tarafsızlık ve
yansızlık göreviyle bağdaşmayacağını tekrar etmiştir (Manoussakkis ve
Diğerleri – Yunanistan davası, 26 Eylül 1996 tarihli karar, Hasan ve
Chaush – Bulgaristan davası, Büyük Daire, no. 30985/96, paragraf 78,
ECHR 2000-XI). Ek olarak devlet, dini cemaatlerin sürdürülmesi veya bir
liderlik altında birleştirilmesini teminat altına almaya dönük ölçütler
koymamalıdır (Şerif – Yunanistan davası, no. 38178/97, ECHR 1999-IX).
b. Bu prensiplerin uygulanması
Mahkeme, öncelikle söz konusu derslerin objektif, eleştirel ve çoğulcu
tarzda icra edilip edilmediğini incelemiştir. Daha sonra Türk eğitim
sistemi içerisinde ana babanın inançlarına saygının teminat altına
alınıp alınmadığını incelemiştir.
Derslerin içerikleri Mahkeme tarafından ele alınmıştır. Mahkemeye göre,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile teminat altına alınan laiklik ilkesi,
devleti belirli bir din veya inancı tercih etmekten men etmektedir,
böylece devlet tarafsız hakem rolünde din ve inanç özgürlüğünün
gereğini yerine getirmektedir. Bu bağlamda, hükümet tarafından dile
getirildiği gibi, okullardaki din eğitimi öncelikle fanatikliğe karşı
mücadelede uygun bir metoddur ve ikincisi idare mahkemeleri, laiklik
ilkesine riayet edilmesinde hem müfredatın hazırlanmasından ve hem de
yorumlanmasından sorumlu gözlemcilerdir .
Buna ek olarak, Mahkeme, eğitimin yukarıda bahsedilen prensiplere
dayandığı halde, buna ek olarak eğitim programının öğrenciler arasında
ibadet bilincini artırmayı hedeflediğini de gözlemlemiştir. Bunlar
Allah’a duyulan sevgi, saygı ve şükran gösterisi olan ibadetlerdir ki,
bireyleri bir gruba sevgi ve saygıyla bağlamayı, birbirine yardım
etmeyi, dayanışma göstermeyi ve “farklı örnekler göstererek, mitlerden
bağımsız olarak, İslam’ın akılcı ve evrensel bir din olduğunu ifade
etmeyi” içermektedir. Müfredat Peygamber Muhammed’in davranışları ve
Kur’ana dair çalışmaları da içermektedir. Aynı şekilde, 7. sınıf
müfredatı İslam dininin “hac ve kurban”, “melekler ve diğer görünmez
yaratıklar” ve “ahirete iman” gibi temel yönlerini de içermektedir.
Mahkeme, bu sınıfların ders kitaplarının dinlerle ilgili genel bir
bilginin verilmesiyle sınırlı kalmadıklarını tespit etmiştir. Bu
kitaplar aynı zamanda Müslüman inancının esaslı prensiplerinin
öğretimini ve ibadet, beş vakit namaz, Ramazan, hac, melekler ve
görünmez yaratık kavramları, ahirete iman gibi Müslümanlığın genel
bakış açısını da içermektedir.
Aynı şekilde, öğrenciler Kur’an’dan belirli sureleri ezberlemek,
çeşitli resimlemelerin desteğiyle günlük ibadetleri bilmek ve yazılı
sınavlara da girmek zorundadırlar.
Mahkeme’nin görüşüne göre, İslam’ın Türkiye’de çoğunluk dini olduğu ve
devletin laik olduğu birlikte göz önünde tutulduğunda, bunlar kendi
başına, telkincilik olarak hesaba alınarak çoğulculuk ve objektiflik
ilkelerinden ayrılmak anlamına gelmez (Folgero ve Diğerleri – Norveç
davası, paragraf 89).
Ayrıca İslam öğretisinin öncelikle verilip verilmediği meselesi 1 No.lu
Protokol’ün 2. maddesinin amaçlarının sınırları içerisinde kabul
edilebilir olarak göz önünde tutulabilir. Mahkemeye göre, gerekli olan
şey, küçük çocukların zihinlerini etki altında bırakan müfredattaki bu
bilgi ve malumatların objektif, eleştirel ve çoğulcu tarzda yayılıp
yayılmadığını incelemektir.
Bu itibarla, başvurucu, zorunlu din kültürü ve ahlak derslerinde,
okulda sunulan din kavramından birçok noktada farklı olan Alevi
inancına veya ibadetlerine dair hiçbir şey öğretilmediğini
savunmaktadır. Hükümete göre, bunun nedeni, söz konusu müfredatta İslam
mezhebi mensuplarından hiçbirinin bakış açısının dikkate alınmamasıdır.
Alevi inancının Türkiye toplumunda ve tarihinde derin köklere sahip ve
kendine özgü dini bir inanç olduğu hususunda taraflar arasında bir
ihtilaf yoktur. Böylece, Alevilik okulda öğretilen Sünni İslam
anlayışından ayrıdır. Alevilik ikna, ciddiyet, tutarlılık ve ehemmiyet
düzeyine varmamış bir mezhep veya bir “inanç” da değildir (Campbell ve
Cosans – Birleşik Krallık, paragraf 36). Mahkeme’ye göre, 1 No.lu
Protokol’ün 2. maddesindeki “dini inançlar” tanımlaması, hiç şüphesiz
Aleviliğe uygulanabilirdir.
Mahkeme, hükümetin de kabul ettiği gibi, din kültürü ve ahlak
derslerinde Türk toplumunda varlığını sürdüren dini farklılıkların
hesaba katılmadığı görüşündedir. Bu özgülde Türkiye nüfusu içerisinde
geniş yer tutmasına rağmen, Alevi inancına dair ayin ve ibadetler
öğrencilere öğretilmemektedir. Hükümetin savunmalarına göre, Aleviler
hakkında 9. sınıfta belirli bir bilgi verilmektedir. Mahkeme ise,
başvurucular gibi, ilk ve orta öğretim okullarında Aleviliğin temel
unsurlarına dair öğretimin olmamasını, bu inancın ortaya çıkışında
yaşam ve felsefeleriyle büyük etki taşıyan iki bireyin 9. sınıfta
öğretilmesini yetersiz bulmaktadır.
Herkesin kabul ettiği gibi, ana baba her zaman çocuklarını
aydınlatabilir, yol gösterebilir, doğal ebeveyn fonksiyonu olarak
onları eğitimci olarak eğitebilir, kendi çocuklarına kendi dini inanç
ve felsefi inançları doğrultusunda rehberlik edebilir (Valsamis –
Yunanistan davası, 31. paragraf). Bununla beraber sözleşmeci devletler
muafiyet düzenlemelerini hesaba katmaksızın okul müfredatında din
derslerini çalışma faaliyetinde bulunduklarında, ana babanın verilen bu
derslerin objektiflik ve çoğulculuk kriterleriyle uyuşmasını ve kendi
dini ve felsefi inançlarına saygılı olunmasını beklemeleri yasal
haklarıdır.
Bu bağlamda, Mahkeme, bir demokratik toplumda, sadece eğitimde
çoğulculuğun öğrencilerde dini meselelere düşünce, vicdan ve din
özgürlüğü temelinde hoşgörü ile eleştirel bir zihniyet
oluşturabileceğini göz önünde tutar (Parlamenter Meclisi’nin 2396 no.lu
Tavsiyesi ve 1720 no.lu Tavsiye’nin 14. paragrafı). Mahkeme bu itibarla
birçok olayda verdiği kararlarda bu özgürlüğün, dini boyutta inanç
sahiplerinin ve onların yaşam anlayışları için en önemli bir yaşamsal
unsur olduğunu, fakat bu özgürlüğün aynı zamanda ateistler,
agnostikler, kuşkucular ve ilgisizler için de kıymet taşıdığının
dikkate alınması gerekliliğine işaret etmiştir (Buscarini ve Diğerleri
– San Marino davası, Büyük Daire, no. 24645/94, paragraf 34, ECHR
199-I).
Yukarıda bahsedilenlerin ışığı altında, Mahkeme, şu sonucu çıkarmıştır:
Okullarda verilen din kültürü ve ahlak dersleri objektiflik ve
çoğulculuk kriterlerleriyle uyuşma halinde görülemez ve özellikle
başvurucunun özgül davasında, bayan Zengin’in Alevi inancına sahip
babasının dini ve felsefi inançlarına saygı bakımından söz konusu
müfredat açıkça eksiktir.
c. Devletin pozitif yükümlülüğü
Mahkeme ana babaya din eğitiminde devletten kendi dini ve felsefi
inançlarına saygıyı talep etme hakkını veren 1 No.lu Protokol’ün 2.
maddesinin ikinci cümlesiyle Sözleşmeci Devletler’in pozitif
yükümlülüklerinin hüküm altına alındığını belirtmektedir. Nerede
Sözleşmeci Devlet’in müfredatta dini eğitimi içeren bir çalışması söz
konusu olursa, orada Sözleşmeci Devlet’in öğrencilerin okulda aldıkları
dini eğitimle öğrencilerin ana babalarının dini ve felsefi inançları
arasında bir çelişki yaratılmasından mümkün olduğunca kaçınması
gereklidir. Bununla ilgili olarak Mahkeme Avrupa’da dini eğitimle
ilgili olarak birçok farklı öğretim yaklaşımları olmasına rağmen,
neredeyse bütün üye ülkelerin öğrencilerin din derslerine katılmamayı
dilemek, muafiyet mekanizması veya ikameli ders seçmek veya din
derslerine katılımı tamamen seçmeli hale getirmek suretiyle en azından
bir düzenleme getirdiklerine dikkat çekmiştir.
d. Mahkeme mevzuatın sorunlara neden olabileceğini saptamıştır
Öte yandan, Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesi
uyarınca “din kültürü ve ahlak” dersinin zorunlu olduğunu
belirtmektedir. Bununla beraber Eğitim Yüksek Konseyi’nin 9 Temmuz 1990
tarihli kararı bir muafiyet imkanı getirmektedir. Ancak, bu karara göre
muafiyetten sadece “Türk uyruğuna sahip Yahudi ve Hristiyan çocuklar bu
inançlara sahip olduklarını teyit etmek suretiyle” yararlanabilecektir.
Mahkeme Yahudi ve Hristiyan inançlara sahip olduğunu teyit eden ve
çocuklarının din eğitiminden muaf tutulmasını isteyen bu düzenlemenin
9. madde ile ilgili sorunlar çıkarabileceğinin de altını çizmiştir
(Folgero ve Diğerleri davası, paragraf 97). Bu bağlamda Anayasa’nın 24.
maddesi gereği “Kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz”.
Öte yandan Eğitim Yüksek Konseyi’nin sadece Hristiyan ve Yahudi
inançlarına sahip ana babaları olan Türk uyruklu öğrencilere muafiyet
tanımasında da sorun vardır. Mahkeme, şu andaki durumun eleştiriye açık
olduğunu tespit etmektedir ve Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa
Komisyonu’nun (ECRI) 2005 Tavsiyesi’nden şu alıntıyı yapmaktadır: “Eğer
bu ders gerçekten de farklı dini kültürlere yönelikse, sadece Müslüman
çocuklara zorunlu olması için bir sebep yoktur. Bunun aksine, eğer bu
ders esas olarak Müslüman inancını öğretmek için tasarlandıysa, bu
belirli bir dine yönelik eğitimdir ve çocukların ve ana babaların dini
özgürlüklerinin korunması için zorunlu olmaması gerekir.”
Hükümete göre, eğer gerektiği gibi talep edilirse böyle bir muafiyetin
diğer inançlara da genişletilebileceğini savunmaktadır. Ancak, ana
babanın dini veya felsefi inançlarını okul yönetimine açıklama
yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakılması, Mahkeme tarafından ana
babanın inanç özgürlüklerinin teminat altına alınması esasına uygun
bulunmamıştır. Kaldı ki bu konuda net bir mevzuat metni olmadığı gibi,
okul yönetimi, bayan Zengin örneğinde olduğu gibi bu tür talepleri her
zaman reddetme seçeneğine sahiptirler.
7. Sonuç
Sonuç olarak Mahkeme, yukarıda belirtilen tüm hususlarla beraber,
muafiyet prosedürünün de yetersiz olduğunu saptamıştır. Mahkemeye göre
muafiyet prosedürü hem uygun bir yöntem değildir, hem de ana babanın
sözleşmedeki haklarını koruma altına almada yetersizdir. Bu prosedürde
ana babanın dini inançlarını açıklamak zorunda bırakılmaları da sorun
teşkil etmektedir.
Mahkeme, eğitim hakkını düzenleyen 1. No.lu Protokol’ün 2. maddesinin
ihlal edildiğine karar vermiştir. Başvurucu düşünce, vicdan ve din
hürriyetini düzenleyen 9. maddenin de ihlal edildiğini iddia etmişse
de, Mahkeme, 9. madde bağlamında ayrık bir sorun olmadığına, böylece bu
madde bağlamında ayrık bir değerlendirme yapılmayacağına karar
vermiştir. |